Genel

O (Sas) Hem Muhacir Hem Ensardı

By  | 

Hazreti Âdem’in ‘cennetten dünyaya hicreti’ ile başladı bu yolculuk. Hazreti Nuh, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İsa ile devam etti. En sonunda İnsanlığın İftihar Tablosu, Efendimiz (sas) bu kutlu hicret yolundan yürüyüp gitti. Kapıyı da kıyâmete kadar açık bırakarak…

Göç, yaratıldığı günden bu yana durmak bilmeyen insanoğlu için önemli bir kavramdır. Kimisi dünyalık menfaati için terk etmiştir yurdunu, yuvasını, kimi de kendine yeni bir hayat kurmak ve eş bulmak için… Davası ve inancı uğruna göç etmek ise –ki buna biz Hicret diyoruz- Nebevî bir âdettir ve adanmışların en önemli vasıflarındandır.

Hazreti Âdem, hem ilk insan, hem ilk peygamber hem de ilk muhacirdi. Cennetten dünyaya hicreti evlatları olan tüm insanlığa rehberlik içindi. Hazreti Nuh, 950 senelik ömrünü karalardan sonra denizlerde de süren meşakkatli bir seyahatle taçlandırmıştı. Hazreti İbrahim, Babil, Hicaz, Kenan ili deyip durmadan dolaşmıştı.

Hazreti Musa, önce anne evinden Firavun sarayına geçmiş, oradan da Mısır ve Eyke arasında hep mekik dokumuş durmuştu. Hazreti İsa, eski peygamberlerin geçtiği bütün köprülerden geçmişti.

En sonunda da bu aydınlık yolun eşsiz rehberi, İnsanlığın İftihar Tablosu, zaman ve mekânın Efendisi, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu yoldan yürüyüp gitti. Kapıyı da kıyâmete kadar arkadan gelenlere açık bırakarak…

MİRAÇ VE HİCRET

İnsanları Allah’la buluşturma gayesiyle seçilip dünyaya gönderilen Peygamberân-ı izâm’ın hayatlarında bu kadar belirgin olan Hicret, niyetin derinliği ölçüsünde insana kulluk yolunda çok büyük mesafeler katettirebilir. Nebiler Serveri (aleyhi’s-salâtü ve’s-selam) hem semavi seyahat olan Miraç’la hem de Hicret’le şereflendirilmişti. Miraç, sadece O’na mahsustu ve başkasına müyesser değildi; Hicret ise, belli şartlar altında, kıyamete kadar herkese açık bir nurlu yoldu.

Allah Resûlü’ne kadar, bu pırıl pırıl şehrahtan binler ve yüz binler yürüyüp gitmişti. Bu hicret zincirinin şüphesiz en anlamlısını da, sadıklardan sadık arkadaşlarıyla, Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâya) gerçekleştirmişti. O, “ayağını sağlam basabileceği emin bir mekâna yerleşmek, vefalı dostlarına sadık yardımcılar bulmak, arzın göbeğinden göğsüne sıçrayarak orada sitesini kurmak ve yepyeni bir tarih ve medeniyet projesiyle iç içe derinlikleri olan evrensel bir dine insanları ulaştıracak köprüler hazırlamak için” emri öteden, böyle bir göçe katlanmıştı.

Allah Resûlü, Risâletinin ilk yıllarında Mekke’nin inkârcı ve dayatmacı zorbaları karşısında her yolu deniyor, her çareye başvuruyordu; ama kalpleri taştan da katı bu zalimleri aşmak kolay olmuyordu. Vazife şuuru ve hizmet aşkına kilitli Hazreti Sahib-i Risalet, bu durum karşısında Mekke’nin dışında yeni muhataplar aramaya girişti. Tâif bu planın ilk denemesiydi. Taif aynı zamanda peygamberlik davasının Mekke dışındaki ilk konağıydı. Ve Taif, bir sürü eza ve cefaya rağmen, tek bir mü’min tesellisiyle, üzüntülü fakat ümitli geriye dönülen ilk hicret ülkesi olmuştu.

AKABELERİN ARDINDAKİ MEDİNE

Sonra Mina’nın sarp Akabelerinde taşradan gelenlerle gizli görüşmeler başladı. Medine’nin altı tâlihlisi, Kâinat’ın Efendisi ile (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) müşerref olmuşlardı. İlklerden bu altı bahtiyar, insanlığın mâkus kaderinin değiştirilmesinde çok hayati ve önemli bir sürecin ilk basamaklarını oluşturuyordu. Vesile oldukları bu bereketli süreçten dolayı, Es’ad bin Zürare, Avf bin Hâris, Râfi’ bin Malik, Kutbe bin Âmir, Ukbe bin Âmir ve Câbir bin Abdullah isimleri Allah dostları tarafından hem hıfza, hem berekete hem de inayete vesile kabul edilmiştir.

Birinci Akabe’nin bu altı kahramanının Efendimiz hakkında bütün bildikleri, bir kulak dolgunluğundan ibaretti. Medine’de yerleşik İsrailoğulları öteden beri bir peygamber bekliyorlardı. Bunu da etraflarına sıklıkla söylüyorlardı. Bu küçük lakin önemli malumat o zaman, bir büyük gerçeğin kuluçkası ve madeni olmuştu. Mevsimi gelince de, ebedlere kadar “Ensar” nâm-ı celîliyle anılacak Medine halkının etekleri bu kutlu müjdenin meyvesi olan mücevherlerle dolmuştu.
Bu ilk altı kutluyu, daha sonra, ayrı bir on bahtiyar takip etmiş, müteâkip sene de, içinde kadınların da bulunduğu yetmiş kişilik bir topluluk gelmişti. Onlar hem ikrarlarını ilan ve teslimiyetlerini ifade edecekler hem de Efendimiz’i Medine’ye davet edeceklerdi. Bu maksatla yine bir kuytu yerde o Ebedî Halaskâr’la görüşmüş, biat etmiş ve O’na “Buyurun beldemize!” demişlerdi.

Hem biatlarında hem davetlerinde ciddiydiler.

“1- O’nun getirdiği her şeyi kabullenecek,

2- O’na teslim olacak,

3- Nefislerini, kadınlarını, çocuklarını koruma mevzuunda gösterdikleri aynı hassasiyeti O’na karşı da gösterecek,

4- O’nu bağırlarına basacak, koruyacak ve canlarından aziz tutacaklardı.” Bunun karşılığında da Allah onlara Cennet vaad ediyordu. Anlaşma tamamdı. Resûlullah’ın mübarek simasında tebessüm goncaları belirmişti. Ensar da memnundu. Medine’nin kapıları Muhacirlere ardına kadar açılmıştı.

MENZİLİ ÇOK, GEÇİDİ YOK, UZUN BİR YOLCULUK

Mekke üçer-beşer boşalıyordu. Kimi açıktan kimi gizli, herkes Medine’ye akıyordu. Efendimiz’in hicreti ise “Belanın en çetini hep peygamberlerin başına…” esasına göre gerçekleşecekti. Plan ve proje genişti ve emir göklerden gelmişti. Başlangıç ile varış arasındaki mesafeler insafsızdı. Bir baştan bir başa iblis ve gulyabaniler güzergâhı olan bu uzun yolda, her dönemeçte bir yığın fitne ateşi yanıyordu.

Ama bütün bu olumsuz şartlara rağmen, gönülleri ümit ve inşirahla coşturmaya yetecek bir kuvvet kaynağı vardı: “Hasbünallâhu ve ni’me’l-vekîl-Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir.” Bütün hayatı boyunca olduğu gibi Hicret yolunda da bu dua Efendimiz’in dilinde ve gönlündeydi. Allah’a dayanmış, tevfike râm olmuş ve bu uzun yola koyulmuştu.

O (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Sadık dostu, bu korkunç ölüm vadilerini teslimiyet ve tefviz kanatlarıyla aşa aşa münevver beldeye ulaştılar. Hem öyle bir ulaştılar ki, ne Sürâka’nın o dönemdeki karanlık düşüncelerine, ne Sevr Mağarası’nın içindeki ve dışındaki çıyanların ağına, ne de yoldaki haramilerin fiilî insafsızlığına maruz kaldılar.

Sürâka sahabeliğe namzet bir dosta dönüştü. Büreyde arkadaşlarıyla beraber İslâm’la tanıştı. Derken o Gül İnsan, tipinin-boranın estiği yollarda, her yanı gül bahçesine çevire çevire yeni beldesine vardı.
Duyguları kan, düşünceleri kan, gözleri kan bir sürü kanlı deli Mekke’de Allah Resûlü’nü yok etmek için plan yapadursun; Allah Resûlü, Medine halkının “seniyye-i veda” türküleri arasında otağını, bugünkü yeşil kubbenin bulunduğu kutlu yere kurdu ve kısa bir süre sonra mescitle iç içe mübarek hanesine yerleşti. Tarihlere ve takvimlere başlangıç olan bu Hicret, dünyanın o Sonsuz Nur’la tanışmasının da ilk basamağını oluşturmuştu.

Allah Resûlü ayrılırken gözyaşları içinde “Vallahi kavmim beni çıkmaya zorlamasaydı senden hiçbir zaman ayrılmazdım.” diye seslendiği Mekke’ye fetihten sonra da yerleşmedi. Mekke’ye akrabalarını ziyarete giden muhacirlere de üç günden fazla kalmamalarını emretti.

Hicretten sonra ilk iş olarak inşa ettirdiği o mübarek mescitte irad buyurduğu “Hicret, tevbe kapısı kapanmadan son bulmayacaktır. Tevbe fırsatı da güneş batıdan doğuncaya kadar devam edecektir.” (Ebû Dâvûd, Sünen; Dârimî, Sünen; Beyhakî, Sünen) hadisiyle de ümmetine kıyamete kadar hicretin kapısını araladı.



Yorum Yapabilirsiniz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir